Enerji Beden Dengesi
 
 
The Reconnection
Rasheeba
Shiatsu
Reiki
Arjantin Tango
 
 

AİLE DİZİMİ
("CHİ" dergisi Mart 2006)

"Barış önce ruhta başlar ve gelişebilir" Bert Hellinger

Ege'nin iki yakasındaki benzerliklerin ve zıtlıkların bitmeyen hikayesinden barışa uzanan yol
FERHAN GÜRBÜZ

Savaş, binlerce yıldan beri insanlık tarihine eşlik ediyor. Derin kökleri ile yok eden yada birleştiren etkisiyle çok eski bir güçtür. Gerek tarih gerekse psikolojik çalışmalar, özellikle aile dizimleri bize savaşın antlaşmalar sonucu bitirildiğinde dahi bitmediğini, travmatik etkilerin nesiller boyu devam edip aktarıldığını ve yeni itilaflara yol açtığını gösteriyor.

Savaş, tüm toplumun travmatize edilmesidir. Bundan tüm gruplar etkilendiği halde, bu travmaların yaşanmasında ve çözümünde büyük bireysel farklılıklar gözlenmektedir. Özellikle yaşamlarının erken döneminde ölüm, değersizlik ve şiddetle karşı karşıya kalmış insanlar dinsel, ırkçı veya bir lider hareketinin etkisinde çok daha fazla kalabilmişledir. Aynı şekilde bu insanların ve savaşlarda fail veya kurban olmuş kişilerin sonraki jenerasyonları ciddi anlamda tehlike altındadır. Bu kişiler kendilerini "seçilmiş" hissedip yaşanılan acı ve kayıpları eylem ve yaşam biçimleriyle dengelemek isterler. Kör bir sevgi ve sadakat içerisinde geçmiş nesillerce kaybedilmiş bir savaşın intikamını almaya çalışırlar. Bu şekilde özellikle düşmanlarını dışarıda arayan gruplar barışı tehdit ederler.

"Eğer 'diğerlerine' yaklaşmaz kendimizi sadece ait olduğumuz grubun bir parçası olarak,

diğerlerini sadece kendi gruplarının bir parçası olarak algılarsak, tek tek insanları algılamamızda kör oluruz. Bir grubun parçası olarak kendimize çok kolay yabancılaşırız, aynı zamanda şuursuzlaşıp tüm bireyselliğimizi kolektif alanda yitiririz" Bert Hellinger

Bert Hellinger Türkiye Enstitüsü başkanı Dr. Mehmet Zararsızoğlu, 15- 16 Nisan tarihlerinde Türkiye'de ilk kez yapılacak barışa yönelik çok özel çalışma ile ilgili bilgi verirken "aile dizimleri" terapilerinin sistematiğini daha iyi anlamaya yönelik soru ve cevaplar ile bu alandaki bilgimizi geliştirdi.

Bert Hellinger Enstitüsü'nün Türkiye'deki hikayesi nedir?

Bert Hellinger Türkiye Enstitüsü 2002 yılında Bert'in bizim davetimiz üzerine Türkiye'deki seminerine gelmeden kısa bir süre önce 2001 yılının sonunda kuruldu. Ben yirmi yıl Berlin'de yaşadım. Tüm proje eğitimimi ve terapi eğitimlerini orada aldım. Bert ile tanışıklığımız 12 seneye dayanıyor. Türkiye'ye döndükten sonra bir Bert Hellinger seminerinde Bert'ten öyle bir teklif geldi. "Sen bu aile dizimlerini Türkiye'de zaten yapıyorsun. Artık Türkiye'nin bir enstitüye ihtiyacı var diye düşünüyorum. Sen ne düşünüyorsun?" sorusuna karşılık bunun bir şeref olduğunu belirttim ve Bert Hellinger Enstitüsü'nün temelleri 2000 yılında Berlin'de atıldı.

Siz bu sistemi nasıl keşfettiniz?

Klasik aile terapisi eğitimi aldım. Psikolojiyi bitirdikten, yüksek lisans ve doktoramı yaptıktan sonra uzun yıllar süren - yaklaşık beş yıllık- çocuk, ergen ve entegratif aile psikoterapisi eğitimi aldım. Bunlar geleneksel ve sistematik yaklaşımlardı. Bunun yanı sıra yine Berlin'de hipnoterapi birliğinden hipnoterapi eğitimi aldım ve gayet doğal olarak, kendine güvenen, toz kondurmayan

bir terapist olarak yıllarca çalıştım. Ama hep bir eksiklik hissettim, çok derinde bir şeylerin eksik kaldığını, terapi yaptığımız kişilerde görüyorduk. Yapmış olduğumuz terapiler işe yaramıyor muydu? Muhakkak yarıyordu. Fakat çok uzun sürüyor ve bize hastalıkları ve semptomları ile başvuran insanlarda kısa bir süre sonra o programın olması gerektiği kadar derinden hallolmadığını görüyorduk. Hiç kendimize veya uyguladığımız geleneksel terapilere toz kondurmuyorduk. 1994'de herhalde, Bert'in Berlin'deki bu seminerine katılıncaya dek... Bert o zaman Almanya'da bu seminerleri çok yeni yapmaya başlamıştı. Aile dizimi nedir? Ne değildir? Çok spiritüel bir yol gibi göründü, burun kıvırdık ilk başta. İlk seminerinden biriydi ve 500 kişilik salonda biz sadece iki sırayı doldurabilmiştik. Büyülendiğimi söyleyebilirim. " Bu adam büyücü mü?", "Bunun yaptığı terapi, pek uygulanabilir bir şey değil." gibi karışık duygularla çıktım salondan. Ama bu karışık duygular benim terapist kafamı da çok ciddi karıştırmıştı. Ondan sonra Bert Hellinger seminerlerinin müdavimi oldum. O iki sıra kısa bir süre sonra salonu 500 kişinin doldurmasına dönüştü. Daha sonra seminerlerde yer bulunmamaya başlandı, bu fenomenolojik kuram bir çığ gibi büyüdü ve gelişti. Daha sonra açtığı bir kursta kendisiyle çalışma ve bu eğitimi alma şansım oldu. Berlin'de Bert Hellinger Enstitüsü adına da çalışma fırsatım oldu.

Sistemin kökeni hakkında bilgi alabilirmiyim?

Bu sistem yoktan var edilen bir şey değil. Çok genel anlamda terapi eğilimlerinin zaten unuttuğu ama insanlığında unuttuğu hayatın bir takım düzenleri olduğunu ve bu hayatın düzenlerinin ilişkide sevginin düzenlerine, yaşamın düzenlerine dönüşen, bizim aslında doğal yapımız, ait olduğumuz bütün içersinde bildiğimiz ama unuttuğumuz bir şey. Bert, bizim bunu yeniden keşfetmemize neden oldu. Klasik yaklaşımda hep görünene bakılır. Kişi bir semptomla gelir. İlişkisinde bir bozukluk yaşıyordur. Cinsel fonksiyon bozukluğu vardır. O kesit ele alınır. Ve buna neden olan neler varsa o kesit içinde gözden geçirilir. Halbuki o, buz dağının sadece tepesidir.

Analiz ve tüm geleneksel tradisyonel kuramlar çok büyük zahmete girmezler. Bir takım duygu değişim halleriyle o görünen aysbergin üzerindeki bozukluğu tamir etmeye çalışırlar. Bu biraz önce dediğim gibi kısa süreli bir çözümdür. Kadınların makyajı gibi. Sabah kalktığınızda kötü göründüğünüzü hissedebilirsiniz. Makyaj, kendinizi daha iyi hissettirecek bir görüntü değişikliği yaratır. Size ait bir şey değildir. Silmediğiniz zaman on buçuk saat sonra kendiliğinden akar. Bu, terapilerde de böyle oldu. Üç beş ay iyi geldi. Ama daha sonra kişi kendisini çok daha güvensiz hissetti. "Bana bir doğru yol buldular, işe de yaramıştı, ben kötüyüm, ben başarısızım" düşüncesi depresyona, kişilik bozuk ise çok daha uç noktalara giden bozukluklara dönüşebilir. Kişinin bize geldiğinde verdiği bir izin var. Bana, en mahrem yerine girme hakkını veriyor. Asla bir kurtarıcı gibi değil, iddiasız, olana açılıp, kişinin o yaşamındaki, bedenindeki takıldığı noktayı olası hangi yaşanmışlıkla, hangi tramvayla, hangi üstlendiği duyguyla, hangi devam eden bir duygu haliyle devam ettiğini görüp, bulup, bir köprü kurup, bir çözüm üretmek, oluşturup geri çekililip ve kişinin o köprüden geçmesine bırakmak, bu kuralın en derin temel özelliği . Hayatta sahip olduğumuz herhangi bir sorun sadece çocukluğumuz ve yaşadığımız kesite ait değil, geçmişte, birinci derece yakın aile üyelerimizin yaşamlarındaki travmaların, onların başına gelenlerin devamı bir takım travmalar zinciri var. Biz bunları kontrol ediyoruz. Bunlara bakıyoruz.

Bu kuramı diğerlerinden ayıran; derine, görünmeyene inip, nereden olası bir oluşumun, bilinçaltı kilitlenmenin oluştuğunu bulup, etki eden bir yöntemle her seferinde değişik, dolayısıyla çok kuramsız şekilde adlandırması. Kuramda bir teşhis ve tanı koyma teknikleri vardır. Koyarsınız ve onu çözme teknikleri vardır.

Fenomenolojik yaklaşımda bu yok. Hep etki edeni bulmak zorunda terapist. Hazır bir takım çantası yok. Çok yaratıcı, kendi içinde güçlü, bilgece ve yalın davranması, kendisini de o büyük ruha açması, kendisine gelen kişinin ailesine açması, onları alması, sevmesi, kabul etmesi gerekir ki hakikaten bu görünmeyendeki kilitlenmeyi, blokajı bulsun ve etki edecek çözüm yolunu gösterebilsin.

Aile dizimleri nasıl yapılıyor?

Bert'in ilk kurguladığı ve yaptığı şekil klasik aile dizimleri benim gibi kuruluşundan bu yana işin içinde olanlar tarafından pek yapılmıyor. Daha çok "ruhun derin hareketleri" ile çalışıyoruz. Eski yöntemde kişi terapistin yanına oturur, bir halka düşünün, halka kurulur, terapist bu halkanın ortasında bir yerde durur, yanındaki boş sandalyeye danışan gelir ve hayatta nerde takıldığını ve bunun açıklığa kavuşması gerektiğini söyler. Terapiste yaşamında kayda değer neler olduğunu anlatır. Terapist şu bilgileri almak ister: "Anneni kaç yaşında kaybettin?", "Kız kardeşim ölmüş, ismi Ayşe'ymiş, bana onun ismini vermişler." gibi çok önemli travma ve kadersel, ağır kadersel şeyleri duyar ve neye açılması gerektiğine karar verir. Yetişkin evliyse, acaba yaşadığı sorun orada olduğu için eşi ve çocuklarıyla olan kısma mı bakmak gerekir yoksa daha derine mi, karar verir. Kendi içinde bir süzülme yaşayan terapist, nereye yöneleceğinin kararını verir ve üyelerini seçmesini ister. "Anneni seç, bir kadın bul, babanın yerine bir erkeği seç, kardeşini seç, kendini seç"

Ondan sonra omuzlarından arkasından tutup, halkanın içerisinde o yaşam alanına içindeki duygu doğrultusunda yerleştirmesini ister. Ondan sonra danışanı oturtup, danışan için pasif, temsilciler için aktif bir süreç başlar. Terapist orada o sürece çok fazla müdahale etmeden, o seçilen kişilerin temsilcileri kendilerini o grup ruhuna da bırakmalarıyla o duydukları birkaç bilgi doğrultusunda, babayı temsil ediyorsa babanın yerine ve o yerdeki enerjiye yönelir ve büyülü bir süreç başlar. Terapist, o süreçte tüm aile üyelerini kendisini ait ve daim hissedeceği ana kadar bir takım irrasyonel değişimlerle grubu yöneltir ve bir çözüm üretmeye çalışır.

"Ruhun derin hareketlerinde" ise terapistin işi çok daha kolay. Daha geriye çekilip tamamen grubu, bazen sadece bir kişiyi konumlandırır. Kendisini içinden gelen harekete bırakmasını ister. Ve ruhun derin hareketleriyle oluşan sürece ve o sürecin terapiste gösterdiği yola sadece kılavuzluk eder. Bu yöntem, eski klasik sistemden çok farklı ve kolayca anlatılabilecek bir şey değil. Yaşanması gereken bir şey. Ruhun derin hareketlerini kelimeye dökmek son derece güç. O yüzden aile dizimlerini muhakkak her insanın hayatında bir kez yaşamış olmasını ben salık veririm.

Bu sistem nasıl çalışıyor?

İlk önce kişinin hakikaten ait olduğu bir bütün - bunun ismine biz büyük ruh diyoruz, bazıları Tanrı diyor, başka bir şey diyor- evreni bizim algıladığımız, ama algılarımızın ötesinde bir bütün var. Bir büyük ruh var. Sokrates'ten bu yana gelen; "Her insanın bir bedeni ve onun içinde ona ait bir ruhu vardır"dan çok uzaklaştık. Öyle bir şey yoktur diye düşünüyoruz. Herkesin ait olduğu bir bütün ve bütünün ötesinde parçası olan büyük ruhun halkaları var. Bu bütünün içinde uyum olmak, kişinin, terapistin, gelen kişiye, gelen kişinin ailesine, içinde, gönlünde bir yer vermesi, o bütüne açılırken bütünü kendisinin bir parçası görmesi, buradaki o an çalışan insanlarında bu bütünün çok önemli birer parçası olduğunu algılayıp hissetmesi büyük ruha açılmasının ön koşulu. Ona açılıp bu duygularla bu hisle açıldığınızda, inanılmaz bir takım hareketler oluşuyor. Tabii ki burada üzerinde karşılıklı anlaşılmış bir alan da var; "Herhangi bir yerde olan şeyler, tekrar eder" gibi... O büyük ruha açıldığınızda bütün bu tekrarları, rezonans dediğimiz geniş alandaki algı ötesi "field", Almancası "feld", Türkçe de "alan" dediğimiz kısımdaki şeylere müthiş bir açılma enerjisi doğuyor. Bu anlattıklarım insanlara; "Bu adam büyücü mü?" diye düşündürtüyor olabilir ama aile dizimlerine "ruhun derin hareketleriyle" katılmış kişiler büyük ruhun nasıl işlediğini o anlamda görüp şaşkınlık yaşayabiliyorlar.

Dünya barışı ile ilgili çalışmalarınızı biliyorum. Tam olarak bu nasıl bir çalışma olacak?

15-16 Nisan'da Yunanistan, Atina ve Selanik'ten 7 kişilik bir grup davetlimiz olarak İstanbul'a gelecek. Bu kişiler Yunan-Türk mübadeleleri sırasında mağduriyet, haksızlık yaşamış kişilerin ya torunları ya da daha yakın evredeki kişileri. Aynı şekilde Türkiye'den de tüm bu Türk -Yunan problematiğinde acı, mağduriyet yaşamış insanlarda buradan katılacaklar. İki gün boyunca ben Yunanistan'dan gelen mağdurlarla, Türkiye'den katılanlarda Yunanlı meslektaşımızın yapacağı çalışmalarla o travmalardan barışa doğru, Türk-Yunan problematiğine de biraz barış serpiştirmek amaçlı eğileceğiz. Böyle bir seminer var. 2007 yılında da büyük bir ihtimalle Bert Hellinger'i Türkiye'ye davet edeceğiz. Bert Hellinger'i artık 80 yaşının olgunluğuyla da öyle çok köşeli, iddialı bir şey demeyelim, basit bir seminer yapalım ama Türkiye'den ve Yunanistan'dan, dünyanın her yerinden insanlar dahil olsun. Barışa hizmet eden bir seminer planlıyoruz.

Bu çalışmanın tekniği veya ruhsal mekaniği nasıl işler?

Genel olarak her zaman rastladığımız bir dinamiği anlatabilirim. Bu dizilime katılan insanlar aile diziminin teorik bilgilerine sahip değil, halktan insanlar ama her seferinde büyük bir hayret ve hayranlık içerisinde büyük ruhun nasıl hareket ettiğini görüyoruz. Söz konusu olan, savaş ve barış temalı bir çalışma ise, örneğin Almanya'da babasının babası Nazilerle çalışmış, Nazi taraftarı bir torunun dizimi yapıldığında veya İran'dan birinin diziminde çalışırken kurbanları bir tarafta faillerle karşı karşıya getiriyoruz ve hiçbir şey yapmadan sadece "ruhun derin hareketlerine" kendilerini bırakmalarını istiyoruz. Orada 15-20 dakika, bazen bir saate yakın müthiş bir süreç yaşanıyor. Karın ağrıları, yerlere yatanlar, sırtını dönenler... Ama barışın hep nasıl geldiğini görüyoruz, biliyor musunuz? Eğer kurbanlar faillere doğru hareket eder, öne geçerler ise faillerin içinde bulundukları o sert "katil "enerjisinin gücünü azalttığını ve barışında hep mağdurlardan faillere doğru bir hareketle gerçekleştiğini görüyoruz. Şöyle bir şeyde var; kızdığımız, öfke duyduğumuz, nefret ettiğimiz şey bizi de teslim alıyor. Biz barış isterken, barışı sabote eden tarafta tamamen yok sayar, nefret eder, kin duyar, bakılmaması gereken bir yapı gördüğümüzde hiç farkında olmadan, amaçlarımızın dışında aynen onlara benzediğimizi görüyoruz. Dünya tarihi bu tür örneklerle dolu. Yahudiler'in Almanya'da neler yaşadıklarını dünya tarihi çok net bir şekilde biliyor. Bir elli yıl geriye gidip hafızamızı zorladığımızda, o ulusun, bu kadar kurban vermiş ulusun İsrail'de Filistin'lilere yaptıklarına baktığımızda Nazi vahşetinin kat katını görmemiz mümkün. Dolayısıyla Yahudiler'in hala 2. dünya savaşı sırasındaki yaşananları bir tarafa koyamamaları ve çok büyük bir kin ve öfke içerisinde o topraklarda ve insan olarak varolmaya çalışmaları, Naziler'den beter, onları "soğuk katil" enerjisiyle davranmaya yönlendiriyor. Bu da barışın baş düşmanı. "Barış ise önce ruhta başlar, kabulle başlar" Bu, Bert Hellinger'in sevdiği bir sözü, her iki taraf birbirine verdiği acı, hüzün, kayıpların ve karşı tarafın çektiği acıları ve kendi acılarını her iki tarafın kurbanlarını ve faillerini içine almadan, o acı yaşanmadan barışın gerçekleşmediğini görüyoruz. Ana eksende bu var.

Bert Hellinger'in kurduğu bu sistem dünyada yeterince kabul gördü mü?

Dünyada, özellikle yıllara, tarihe dayalı savaşların hüküm sürdüğü bölgelerde barış elçisi gibi çalışmaları var, Kuzey-Güney Kore, Çin, Tibet, Latin Amerika'da yıllara dayalı tükenmek bilmeyen savaşlar ve savaşların neticesinde oluşan travmalarla ilgili, hem görüşleri, hem uygulamış olduğu... Savaşların neticesinde oluşan travmalarla ilgili. Hem tarih hem de aile dizimleri, bize, bir anlaşmayla dahi biten bir savaşın, yaşandığı sıradaki etkilerinin ve bu etkilerin nasıl içselleştirildiğini inanılmaz bir şekilde yeni jenerasyonlara aktardığını gösteriyor. Dolayısıyla bir savaş olduğunda bu savaşa taraf olmuş her iki tarafın insanlarının ve aslında dünyanın tümünün travmatize edilmesi söz konusu oluyor. Biz iki ülkeyi sadece o iki ülke olarak alamayız. Bütünün, dünyanın bir parçası olarak aldığımızda, her savaş dünyanın yeniden travmatize edilmesidir. Özellikle Almanya'da çok büyük tepkiler oldu. "Hitler'de bir insandı" dediğinde Bert Hellinger'i bir Nazi temsilcisi olarak niteleyen bir sürü düşünce ortaya atıldı. Almanya'nın kendi yaşadığı ve o ulusun parçaları olarak devam eden, Nazi döneminde yaşanmışlıkları içselleştirmedeki sürecin bitmediğinin göstergesi bu. Çünkü bir şey yaşanmıştır. Yaşandığı haline bırakılmadığında "Biz olsaydık bunlar olmazdı" pervasızlığıyla haddini aşan bir yaklaşımla yaklaştığınızda, hala Almanya'nın bir sürü Nazi kalıntılarıyla var olduğunu, demokratik yelpazede bir sürü partinin işleyişinde bu süreci olması gerektiği gibi içselleştirmenin faturasını Alman halkının ödediğini görüyoruz. Bu anlamda Bert, Alman ulusunun canını çok ciddi bir şekilde acıttı, çok büyük tepkiler aldı, gazetelerde televizyonlarda, linç etme girişimleri oldu. Fakat Bert Hellinger'in güzel bir sözü vardır: "Herkes kendisinin eşeğidir, herkesin kendi taşıyacağı yükler vardır". Çok mütevazi bir şekilde hiç tavır koymadı.

Bert Hellinger Türkiye Enstütüsü'nün geleceğe dönük başka çalışmaları var mı?

Biz birtakım projelerle iddiasız, yalın, açık, yaşanmışlıkları yaşamda geriye bırakıp, ukalaca pervasızca "Biz olsaydık" -Almanya'daki gibi" "bunlar olmazdı"dan uzak yaşayan, büyük enstitüye dönük dizimlerle belki ileride bir takım bilgilendirme seminerleriyle, insanları hayatın dengeleriyle ve ruhun dengeleriyle uyum haline getirmek üzere bir sürü projemiz var düşündüğümüz. Osmanlı tarihine baktığımızda padişahların kardeşlerini, babalarını boğazladıkları travmatik bir tarihin ortasındayız. Böyle bir yerde yaşıyoruz. Toplumumuzdaki bu sert enerjinin sadece ekonomik ve bir takım sosyolojik dengesizliklerden kaynaklanmadığını düşünüyorum. Trafiğe çıktığımızda kimsenin kimseye tahammülü olmaması, herkesin her an kaba kuvvete, şiddete başvurmaya hazır olması, aldığı eğitimden, görüntüsünden bağımsız, bunları sadece bir takım sosyolojik ekonomik dengesizliklerle açıklamak mümkün değil. Dolayısıyla tarihte yaşanan bu tür travmaların toplumumuzu ne denli travmatize ettiğini görebiliyoruz.

Bilgi: Bert Hellinger Türkiye enstitüsü 0216 416 78 44

 
Copyright 2005© "EnerjiBedenDengesi" Her hakkı saklıdır.
www.enerjibedendengesi.com bir Bora Döken tasarımıdır.