| KUANTUM
KARGO
(Chi dergisi, Mart
2006)
Kuantum teorisi ile
şok olmayan kimse, onu anlamamıştır.
Niels Bohr
 |
Bir maddeyi bir noktadan diğer
bir noktaya taşımak için enerjiye ve bir araca
ihtiyaç vardır. Bir yükü taşırken genellikle
kamyon, treyler, insanları taşırken otobüs,
uçak, tren
bilgiyi taşırken de kitap, dosya ve bilgisayar
disketlerini kullanırız. İlk yazılı kayıtlarına
ulaşabildiğimiz taşımacılık bugüne kadar çok
gelişme kaydetti. Artık “Online” işlemi sayesinde
paramız anında başka şehirde, bir başka hesapta
görünüyor. Okyanus ötesi ülkelerden maçları
naklen izleyip gecenin karanlığında veya güneşin
altında evrene değişik açılardan, değişik zaman
algılamalarıyla bakan milyonlarca insan atılan
bir golle havalara fırlıyor; çünkü kaleye giren
golün görüntüsünün elektromanyetik frekansları
televizyon kameralarından yayın yapan istasyona,
oradan da yansıtıcı uydu aracılığıyla odalarımızdaki
televizyona ulaşıyor. Fourier denklemine uygun
olarak televizyon, kendine ulaşan frekansları
tekrar görüntüye dönüştürerek atılan golü gördüğümüz
hissini veriyor. Gerçekleşen, sadece ışık-foton
taşımacılığıdır ki, hiç birimiz bunu sorgulamayız;
televizyonu satın alıp, maçları, konferansları,
konserleri gezegenin diğer ucundaki diğer insanlarla
birlikte aynı anda izleriz.
Bir maddeyi veya görüntüsel enerjiyi
bu kadar uzaklara eşzamanda taşımak mümkünse
başka neleri bir noktadan bir diğer noktaya
taşıyabiliriz?
Mesela DÜŞÜNCELERİMİZİ?
Düşüncemiz bir enerjidir, bir varoluş
dalga boyudur. Zihnimizden çıktığı andan itibaren
yayılır, dalga dalga evrene açılıp gider.
Beynimiz düşünce ve duygu, kısaca
enerji üreten bir dinamodur. Hem düşünce enerjisi
ile yayın yapar, hem de diğer yayınları yakalar.
Aslında tanrının yarattığı ve insanlığın sahip
olduğu en mükemmel yayın istasyonu ve muhteşem
bir alıcı antendir. İnsanoğlu böyle bir yeteneğinden
ve gücünden habersiz, kendi beyninin yarattığı
TV önünde, onun yakaladığı dalga boylarını izler.
Kendi kendisinin kapasitesini kullanmayı unutmuştur.
İlim, ilim bilmektir,
İlim, kendin bilmektir “
Y. Emre
20. yüzyıl başında Reiki ile başlayan
kavrayış, şu anda kendi içimize yaptığımız yolculuklarda,
dışarıda aranacak fazla bir şey olmadığını deneyimletip,
en güçlü kaynağın kendimiz olduğunu kanıtlamaya
başlamıştır.
Reiki II seviyesinde güç ve mental sembolleri,
yine taşıyıcı olan başka bir sembolle bir başka
kişiye veya yere şifa amacıyla gönderilir. Reiki
II aşamasına uyumlanan kişiler bunu hiç sorgulamadan
kabullenirler. Bu hem çok hoş hem de gariptir!
Çünkü en muhteşem metafiziksel işleyiş devreye
girmiştir ve kimse bunun mekaniğini veya çalışma
prensiplerini sorgulamaz. Bu, bir bakıma olumludur;
akıl fazla karışmadan olduğu gibi kabullenilir.
Daha da doğrusu, zaten öz kayıtlarında olan
ve bildiğini unuttuğu evrensel bir yasayı hayatına
katar, bilmeden hatırlar!
Tibet’te rahipler tapınaklar arasında
birbirleriyle telepatik olarak görüşüp haberleşirler.
Dünyada çok gelişmiş kadim insan formunun hayatta
kalan tek türü olan Oberjinler kendi vücutlarıyla,
kırılan kemikleri ve organlarıyla konuşabilirler.
Einstein formülüne göre madde,
enerjinin yoğunlaşmış bir biçimidir. Varolan
her şey enerjinin bir şeklidir ve Einstein bunu
E=mc2 ile kanıtlamıştır.
Madde ve enerji birbirine denktir. Aynı evrensel
özün ifadesidir. Fiziksel bedenimiz ve çevremizde
algıladığımız her fiziksel oluşum “Birer enerji
alanı” olup diğer enerji alanlarla sürekli iç
içe titreşir.
Her şey bir enerji ve dalga boyu
olduğuna göre; bu enerji denizinde onunla “BİR”
olan insan beyni de bu dalga boylarını ve enerji
titreşimlerini okuyabilir.
İsterse;
“Su, su! Su arıyorum…” Diyerek dut ağacı dalıyla
da su da arayabilir!
Evrenin bütünlüğü sonu olmayan
bir okyanus gibidir. Bu birlik halinde bütün
varlıklar birbirleriyle iletişim içinde varolurken
zaman ve mekan sınırları yoktur. Her şey bütünün
parçasıdır ve okyanusun bir damlasındaki bilgi
okyanusun bütün bilgisini taşır. Dualite sadece
optik bir yanılgıdır, fizikçi David Bohm’un
araştırmalarında ulaştığı noktadaki gibi “Tüm
evren holografik bir yapıdır” ya da mistiklerin
yüzyıllardır söylediği gibi sadece bir hayaldir.
Vücudumuzu çevreleyen “Aura” ya
da daha spesifik isimlendirirsek, enerji bedenimiz
katman katmandır. Bedenimizin en küçük oluşumu
hücre ve enerjisi, bütün bedene ait tüm bilgiye
sahiptir. Zaten yine dişi ve erkek olan iki
bilginin birleşmesinden oluşmuştur. En içteki
hücreden, fizik bedenimizin en dışındaki enerji
alanına kadar her katmanda bize ait bilgiler
vardır. Bu bilgilerin enerjisi gözle yakalanamayan
titreşimlerdir. Enerji bedenlerimiz içeriğinde
duygusal, zihinsel, ruhsal olan kayıtlarıyla
üst üste genişler, genişler, içinde taşıdığı
bilgi ile dalga dalga evrene yayılır. Ve evren
tek bir hücreymiş gibi hareket eder. Bunun anlamı,
dünyanın herhangi bir yerindeki bir insanın
bilgi yüklü enerji alanı, dünyanın diğer ucundan
da geçebiliyor demektir.
Öyleyse hepimizin bilgisi, bilgi enerjisi, dalga
boyu üst üstedir. Diğer bir kavrayışla; her
bilgi, her yerdedir!
Kişisel bilgilerimiz evrende vardır
ve evrenin bilgisi de bizim özümüzde vardır.
Buna her birimizin varoluştan beri
ruhsal deneyimlerimizi de kaydettiğimizi ve
bunun bilgisinin de açıkta olduğunu düşünürsek;
varoluştan beri VAR olan bütün bilgiler titreşimsel
olarak evrende asılı durur. Ve bütün bilgiler
iç içedirler, birliktedirler. Hep sözü edilen
bir tür BİR’lik halindedirler.
Bunun en şaşırtıcı deneyimi Bert
Hellinger metodu ile Avrupa’da ve ülkemizde
de yapılan “Aile Kökleri” terapisidir ki, bu
çalışmada ailenin hayatta olan ve olmayan üyelerinin
enerjileri bir geçmiş yaşam toplantısı gibi
bir araya getirilir ve bu kişilerin enerjilerini
giyinen kişiler onlar gibi konuşur ve hareket
eder.
Bütün bu enerjinin yeteneklerini
ya da zaten hep var olan kuramını kullanarak
“Şifa”yı da kargoya verebiliriz.
İster bir uçakta uçuyor olalım,
ister Everest tepesinde ya da açık denizlerde,
şehirlerden uzakta herhangi bir yerde bu zincir
kullanılarak ihtiyaç olan şifa alıcıya ulaşır.
Kargonun göndericisi şifayı gönderen zihin,
alıcısı da şifayı isteyen kişinin enerji alanıdır.
Enerji alanına ulaşan şifanın titreşimsel bilgisi,
daha sonra fiziksel bedende de bilgiyi şifa
enerjisine dönüştürecek, yapması gereken her
neyse yapacaktır.
Güçlü bir araç olan “Bilinçli Niyet” bir tercih
oluşturarak serbest hareket eden enerjinin giderek
artan bir yoğunlukla adeta bir girdap oluşturarak
kişiye doğru akmasına neden olur. Bilinç, beraberinde
belirgin bir odaklanma yaratır. Enerji düşünceyi
izler ve dikkatin yoğunlaşmasıyla istenilen
yöne akabilir. Bu gerçekleştiğinde şifa enerjisi
istenilen yöne yüksek bir enerji yoğunluğuyla
yönlenip o kişide titreşimi artıracaktır.
Atmosferde bulunan ve maddenin,
madde olmayana dönüşümüne olanak veren kuantum
parçacıklarını düşünce ve niyetlerimizle yönlendirebiliriz.
Bu teknolojiyi kullanan gelişmiş metotlar, hatta
cihazlar var.
“Her şey düşünceden doğar”
Kuantum mekaniğinin yaratıcılarından
Erwin Schrödinger’in ünlü “Schrödinger’in Kedisi”
deneyinde, kedinin ışığa ve tüm sinyallere karşı
yalıtılmış kutunun içinden sağ veya ölü çıkmasına,
deneyi gözlemleyen kişilerin düşünceleri karar
verecektir.
Hiçbir fiziksel gücün etkisinde olmayan fotonların
hareketini ve onların yatay mı yoksa dikey mi
hareket edeceğini ancak fizik ötesi bir şey
tetikler: Bu deneyi gözlem odasında izleyen
insanların niyetleri ve düşünceleri!
19. yüzyılda ilk önce maddenin
atom denilen küçük parçacıklardan oluştuğu keşfedildi.
Sonra da atomlardan küçük olan elektron, proton
ve nötronlar. 20. yüzyılda ise proton ve nötronların
da “Kuark” adında, daha küçük taneciklerin birleşmesiyle
oluştuğu anlaşıldı. Fakat daha sonra fizikçi
Jack Schwarz ve Michael Green’in kuramı daha
öncekileri yetersiz kılarak evrendeki en temel
parçacıkların noktalardan değil, gitar teli
gibi gerilmiş “Sicim”lerden oluştuğunu ortaya
koydu. Bunlara da “Üstün Sicim” denildi ve en
küçük atom altı parçacıklardan çok daha küçük
olduğu keşfedildi. Üstün sicimler suptil bir
alan olup, dalgasal hareketlerle titreşerek
enerji taşırlar.
Fiziksel bedenimiz bir enerji alanıdır
ve çevresindeki enerji alanıyla iç içedir. Her
şey titreşen enerjidir ve biz yanılgılarla her
şeyi farklı algılarız. Her şey bir enerji kaynağından
ortaya çıkar. Algıladığımız her madde ışığın
sıkışmış bir formudur.
“Bizler fiziksel bir oluşum değil,
sadece algılanan enerjisel titreşimleriz.”
Zihnimiz her yerde var olan enerjiyi
yönlendirerek iyileştirici şifa enerjisini ihtiyacı
olan yere nasıl gönderiyor? Evrensel alan kişisel
alanın dışında gibi görünse de, bu tam olarak
böyle değildir.
Araştırmacı yazar Poul Brunton’a göre “Alışılmış
ve yanlış olarak yapıldığı gibi, zihin uzay
içinde değil, uzayın kendisi zihnin içine yerleştirilmektedir.
Nesne gerçekten zihin kaynaklıdır.”
Titreşimleri farklı iki alandan bireysel olanı,
diğer suptil alanı nasıl etkiler? Ya da birey
suptil alan üzerine nasıl bir kuvvet uygulayabiliyor
ki, ondan istediği yönde şifa enerjisinin istediği
kişiye gitmesini gerçekleştirebiliyor.
Evren ve bireysel alan birbirinden
farklı algılandığı için iç içe olmasına karşın
ayrı dursalar da etkileşimleri sadece bizim
üç boyutlu uzayımızda değildir. Uzay ötesinde
de birbirlerine bağlıdır ve bu bağ nedeniyle
gördüğümüz üç boyutlu uzayın ötesinde, kişisel
zihin evrensel alanın çok uzak herhangi bir
parçasını etkileyebilir.
“Düşüncelerinizden sorumlusunuz!”
Şifayı hastaya göndermeyi amaçlayan
“Niyetin Gücü” terapistten evrensel alana ulaşana
kadar uzay içinde değil, uzayın dışında yol
alır. Her şey uzayın dışında da birbirleriyle
bağlantılıdır ve böyle olduğu için uzaydaki
en uzak noktalar bile birbirini etkileyebilir.
Fizik, evrendeki bütün etkileşimlerin
yersel olduğu ve etki-tepki prensibinin işleyişine
göre A nesnesi B nesnesini etkilediğinde bu
etkinin uzay içinde fiziksel temas veya sinyaller
aracılığı ile taşındığını kabul etti. Bu, eğer
iki nesne bir şekilde birbirine bağlı değilse,
birbirini etkileyemez anlamındaydı. Bell, 1964’te
iki şey arasındaki etkileşimin uzay dışında
da mümkün olduğunu bulana kadar bu böyle kabul
edilmişti. Buna göre, birbirinden uzak iki nesne
birbirini etkileyebilir ve etkiyi taşıyan aracın
uzay içinde hareket etmesi gerekmez.
Bu teoreme göre, birbirinden uzak bireyler birbirini
etkilerken, etkilenen kişi, etkilendiği kuvveti
dış yollardan değil, kendi içinden alır. A nesnesi
etkiyi gönderirken uzay yoluyla değil, kendi
iç yoluyla, yani kendi içinden gönderir.
“Bir Ben var benden içre”
B nesnesi de bu etkiye karşılık
gelen tepkiyi kendi içinden yaratır.
“Dışarıda hiçbir şey var”
Üçüncü göz deneyimi olanlar bilirler, gözlerini
kapadıklarında perdelerini açan ekranda oluşan
ışıklar, havai fişek gösterileri zihnimizin
stüdyolarında evrensel prodüktörler tarafından
sahneye konur. Veya rüyalar; hangi sürrealist
senaristlerin eseridir ki, sinemaskop bir reji
tekniğiyle kişiye özel Kandinski’vari senaryolar
üretir. Fizikçi Alain Wolf rüyaları, bilincin
başka boyutlara seyahati olarak tanımlamıştı.
Üç boyutlu uzayımızda ayrı varlıklar gibi algıladığımız,
uzay ötesinde ise birbirleriyle bağlı olan nesneler
daha üst bir boyutta TEK ve BİR’ dirler. Bu
bütünlükle varlıklar gelen etkileri dışardan
değil, içsel olarak toplayabilirler. David Bohm’un
kuantum fiziği açıklamasına göre “Atom altı
parçacıklarında sabit bir yer söz konusu olmayacağı
için uzayda her yer eşittir ve herhangi bir
şeyi başkasından ayırmak imkansızdır. Buna “Mekansızlık”
denir.” Uzayda geçerli olan kuantum potansiyeline
göre bütün parçacıklar mekansız olarak birbiriyle
ilişkidedir. Bir şey holografik olarak organize
edilirse orada her türlü mekan anlayışı kalkar.
Ayrıca holografik filmin küçük bir parçasının,
tümdeki bilgiyi taşıması, bilginin de mekansızca
dağıldığını gösterir. Diğer bir kuantum fizikçisi
Niels Bohr, atom altı parçacıkların uzayda her
zaman var olmalarına karşın sadece bir gözlemci
tarafından izlendiğinde meydana çıktığını, parçacıkların
özelliklerini ve karakteristikleri hakkında
görüş bildirmenin anlamsız olduğunu belirtmiştir.
Bir kişiyle evrensel alanın en
uzak noktası birbirine bağlıdır çünkü onlar
aynı zamanda uzay ötesidirler. Onlar daha üst
boyutta tek ve aynıdırlar.
“Yıldız gibi tertemiz, parlak ruhlar
gökyüzündeki yıldızlara ders verir, yardım eder.
Görünüşte bize hükmeden bu yıldızlardır fakat
aslında içrek bilgimiz göklere hükmeder. Bu
sebeple sen, bedende küçük bir alemsin, fakat
hakikatte ise kainat sensin.” diyen
Mevlana
bütün bunları belki de 700 yıl önce deneyimleyip
farkına varmış, o zamanın şartları ve bilim
diliyle bize bazı mesajlar vermiştir ki; biz
şimdi ancak farkına varabiliyoruz. “Evraka “
diye bağırmaya gerek yoktur. Ya da “Kah seyrederim
alemi / kah seyreder alem beni” diyen Nesimi,
bilimi bilgisizlerden önce bildiği için mi bedel
ödemiştir? 700 yıl önce Batı’da ilim-bilim henüz
beşiğinde mışıl mışıl uyurken, Bizden bildiğimiz
yerler bilimi çoktan bilmiş de, derisi mi yüzülmüştür?
Bütün bu yazdıklarımı bilim adamı
ve fizikçilerin kuram ve teorilerinden derledim.
Ben onların yalancısıyım. Daha fazla açıklama
ve yorumlama yine onların işidir ki benim bildiğim
somut bir uygulamadır. Ben sadece kuantum parçacıklarını
düşüncemle yönlendirebilen, onlardan enerjisel
bir şeyler oluşturan bir uygulayıcıyım. Her
gün kendi enerji alanıma düzenli transfer yaptığım
mineral ve bitkisel yağ enerjileri var- sonuçlarını
da ölçebiliyorum.
Yakınlarıma, arkadaşlarıma istedikleri zaman
her yere paket şifa enerjileri gönderebiliyorum.
Önemli bir işimin olduğu veya zorlanacağım bir
günün enerjisini çok önceden saati saatine programlayıp
“Sonsuz Şimdi” düzleminde gelecek gibi algıladığım
zamana gönderiyorum. Geçmişime terapi yapıyorum.
Bana ağır blokajlar yaratan travmatik olaylara
şifa gönderiyorum.
Burada yazdıklarım aslında her
an değişmekte olan bilimin sınırlarında dolaşıyor
olsa da bu yazıyı okuduğunuz şu sırada bu kavramlar
bile geçersiz olabilir. Bir yüzyıl önce geçerli
olan fizik kuralları ve kavramları bugün nasıl
geçerli değilse bugünün kuramları da yarın ilkel
formüller olarak kalacaktır. Bilim de; bugün
artık bireyler arasında kişisel bilinç, bilgi
seviyesi, deneyimlerinin neler olduğu ve en
önemlisi, göz kamaştıran değişime ne kadar ayak
uydurabildiği ile göreceli olacaktır. Artık
hayal gücünün dümenine geçmiş olduğu bilim gemisi
mantık halatlarından kurtulup evrensel bilinç
okyanusunda son sürat yol alıyor.
Prangalarından kurtulamayan bireysel zihinler
ise evrenin bilgeliğine tam olarak güvenemedikleri
için boşluğa atlama cesareti gösteremeyip fizik
ve metafiziğin düzenlediği çılgınlar partisinde
geminin dümen suyunda sürükleniyor. Dördüncü
boyut kavramlarına sıkı sıkı yapışmış bilimsel
otoriteler, beşinci boyut tozu yutmuş şifacılarla
kendilerini altıncı boyut sürprizlerine hazırlayan
yeni çağ metafizikçilerinin ortaklaşa düzenledikleri
kaosta altın çağ adına her biri daha önce seçtikleri
görevlerini yapıyorlar.
Eğer Bütün bunlara ütopik bir zırva
diyorsanız;
Mesafeler ötesi şifanızı son yüzyılda teknolojik
tıpta öncü olan ve şimdi de Kuantum rüyasını
yine sonsuz fırsatlara dönüştüren Amerika’dan
sipariş verebilirsiniz….
http://www.distancehealing.net/energetichealing.htm
Şifanın nereden geldiğinin ne önemi
var?
Yine Bohm’un ürkütücü tespitine göre evren akan
dev bir hologram, günlük yaşamımızda gerçekte
sadece holografik bir görüntüyse!!.
Öyleyse;
Ne zaman var, ne de mekan ! Ne siz, ne ben,
ne de bu dergi var!
Hepsini biz yarattık, her şey kuantum parçacık,
bir hayal, geleceği oluşturan illüzyon.! Kozmik
bir şaka!
Aslolan ise sadece,
Aşk ve Işık
|